TTGBG

Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi

Barış İçin Sanat Girişimi'nden Açıklama

Türkiye de demokratik hak ve özgürlükler toplumun geniş kesimleri tarafından tartışılmaya başlamışken, ne yazık ki bu tartışmalara faşizan histeri nöbetleri eşlik ediyor. Irkçı iklimi destekleyenler toplumsal barışı iflah olmaz bir biçimde tehdit etmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde Onur Öymen’in mecliste yaptığı konuşmasında Dersim katliamını meşru ve doğal bir şeymiş gibi gösteren sözlerini ibretle dinledik. İzmir’de ise DTPlilere yönelik linç girişimlerine ve bu linç girişimlerinin sorumluluğunun faturasını mağdurlarına kesen siyasetçilerin açıklamalarına tanıklık ettik. Yüzümüzü yüksek siyasetin insan haklarından nasibini almamış bu vicdan yoksunu ortamından sanat alanına çevirdiğimizde tiyatro camiası içinde yürüyen bazı tartışmaların da insani değerleri ayaklar altına alan bir kültüründen beslendiğini görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlere ait sanat mekanlarının özelde – Caddebostan Kültür Merkezi’nin- kullanımı konusunda tiyatrocular arasındaki farklı görüşler kamuoyuna yansıdı. Tiyatrocu Nedim Saban, Caddebostan Kültür Merkezi’nin adil bir biçimde kullanılmadığı yönündeki görüşlerini dile getirdi. Bu fikirleri benimsemeyen tiyatrocu Tuncay Özinel, tartışmaları kişisel bir boyutta yürüterek "… beni ve tiyatromda çalışan onca tiyatro duayenini Türk halkı bu güne getirdi. Tiyatro seyircisi düzeysiz bir tiyatroyu 30 yıl yaşatmaz. Üstelik arkasında Musevi cemaati de yoksa!" sözleriyle Nedim Saban’ın Yahudi kimliğine yönelik saldırıda bulundu.

Bir kişinin tasvip etmediğiniz görüşlerini değersizleştirmek için Yahudi olduğunu vurgulamak asla kabul edilemeyecek bir durumdur. İnsanları sırf kendisiyle aynı düşünmüyor diye doğuştan gelen özellikleri ve içine doğduğu kültür üzerinden aşağılamak, hakir görmek ırkçı bir yaklaşımın tezahürüdür.

Barış İçin Sanat Girişimi olarak her alanda giderek daha fazla yaygınlaşma eğilimi gösteren ırkçı yaklaşımları son derece tehlikeli buluyor, sanatçılar arasından yükselen bu sesler karşısında sessiz kalmamanın da hayati önem taşıdığına inanıyoruz. Tiyatrocu Tuncay Özinel’in Türkiye’de Yahudi düşmanlığını körükleyen açıklamalarını kınıyor, bu tutumun kültür sanat ortamının kültürel çoğulcu yapısına zarar verdiğini düşünüyoruz.

Tuncay Özinel’i Tiyatrocu Nedim Saban’dan ve Yahudi cemaatinden özür dilemeye davet ediyor, sanat alanına katkı sunan herkesi bu ırkçı yaklaşımlar karşısında taraf olmaya çağırıyoruz.

Barış İçin Sanat Girişimi Yürütme Komitesi


Bir Yıllık Telif Kazancı Nesin Vakfına

Milliyet Gazetesi / Miraç Zeynep Özkartal (08.10.2009)

Adalet Ağaoğlu selde zarar gören Nesin Vakfı için bir yıllık telif hakkı kazancının tamamını bağışladı. Prof. Ali Nesin, “Bunu söylememden hoşlanmaz muhtemelen, ama bilinmeli” diyerek açıkladı bağışı...

Geçtiğimiz ay yaşanan sel felaketinden zarar görenlerden biri de Aziz Nesin’in kurduğu Nesin Vakfı’ydı. Çatalca’da bulunan vakfın 1 milyon TL’yi geçen zararlarını karşılamak için sanatçılar seferber oldu. Edebiyatçılar arasından ilk katkıda bulunan Adalet Ağaoğlu oldu.

Ağaoğlu bir yıllık telif hakkı kazancının tamamını vakfa bağışladı. Babasından sonra vakfın sorumluluğunu devralan Prof. Ali Nesin “Bunu söylememden hoşlanmaz muhtemelen ama bilinmeli” diyor, “Şirince’deki Matematik Köyü’nün inşa edeceğimiz kütüphanesine Adalet Hanım’ın ve eşi Halim Bey’in adını vereceğim. Bin yaşayacaklar!”

12 Eylül’de yapılan Tiyatro Kurultayı’nda da bazı temsillerin vakıf yararına yapılması kararı alındı, ilk temsil 29 Eylül’de Tiyatro Oyunbaz tarafından gerçekleştirildi. Önümüzdeki günlerde Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, Tiyatrokare ve Tiyatro Simurg da Nesin Vakfı yararına birer temsil verecekler.

Sel sonrası geriye dönmesi imkânsız zararlar arşivlerde. Aziz Nesin’in 1955-1995 yılları arasında biriktirdiği gazete koleksiyonun bir bölümü sele kapılmış. Yaklaşık 30 bin kitabın bulunduğu kütüphanenin üçte biri ve Nesin Yayınevi’nin deposundaki on binlerce Aziz Nesin kitabı sel kurbanı.

Sel sonrası çok sayıda bağış olduğuna ama hâlâ eksiklerinin bulunduğuna dikkat çeken Nesin’in projeleri arasında acil durumlar için çelik oda inşası ve Aziz Nesin arşivinin elektronik ortama aktarılması da var.

Nesin’in iki kitabının yıllık satışı 30 bin

Nesin Vakfı edebiyat sayesinde yaşamını sürdürüyor. 40 çocuk için ayda 60 bin TL olan giderlerin dörtte biri Aziz Nesin’in telif haklarından sağlanıyor. Geriye kalan bölüm ise gayrimenkuller ve bağışlardan. Ali Nesin en çok geliri getiren kitapların “Şimdiki Çocuklar Harika” ve “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” olduğunu söylüyor; her iki kitabın da yılda 30 bine yaklaşan satışı var.

_____________________________________________________________________________________________________

OYUNBAZ Peer Gynt'ü, sel felaketinden büyük zarar gören Nesin Vakfı yararına oynadı

OYUNBAZ (05.10.2009)

Oyunbaz, geçtiğimiz sezon seyirci ile buluşturduğu ve 2009-2010 tiyatro sezonunda da sahnelemeye devam edeceği Henrik İbsen başyapıtı Peer Gynt’ü, 29 Eylül Salı akşamı Nesin Vakfı yararına oynadı. Sayın Ali Nesin'in de onur konuğumuz olduğu geceden elde edilen gelir, vakfın ilgili banka hesabına aktarıldı.

Sayın Ali Nesin, oyunumuz hakkında şunları söyledi:

"Alışagelmiş mesajların dışında bir şeyler vermek ve iman tazelemenin ötesine geçmek isteyen ve yaşamın temel sorunlarını konu edinen evrensel bir oyun. Mizansen ve mekân kullanımı özellikle çok başarılıydı. Uzun zamandan beri uyuklamadan seyrettiğim ilk oyun diyebilirim."

Gecemizde bizleri ve dolayısıyla Nesin Vakfı'nı yalnız bırakmayan tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

_____________________________________________________________________________________________________

Haydi Tiyatrocular, Nesin Vakfı İçin Oynayalım...

Adnan Tönel (27.09.2009)

Hatırlayacağınız üzere Aziz Nesin tarafından kurulan ve eğitim olanaklarından yoksun çocuklara olanak  sağlayan Çatalca’daki Nesin Vakfı, sel felaketinde büyük maddi hasar gördü. Vakfın kütüphanesi, mutfağı, tiyatrosu hâlâ kullanılamaz durumda. Şu anda vakfın bodrum kat ve giriş katı da aynı halde. Bahçede yürünecek gibi değil. Çizme olmadan ayağınızı balçıktan kurtarmanız zor. O yemyeşil bahçeden geriye eser kalmamış. Çoluk çocuk hep birlikte verilmiş emekler bir anda yok olmuş gibi. Tiyatro salonu içine girilemiyor. Mutfak kullanılmaz durumda, çamaşır makinaları, bulaşık makinaları, kurutma makinası, buzdolapları, fırınlar, soğutma depoları, kalorifer kazanı da öyle. Kullanılmaz haldeki koltuklar, kanape, yatak yorgan, elbise depoları… Sel felaketi dolayısıyla zarar en az 500 bin TL dolayında. Vakfın boyunu fersah fersah aşan meblağlar bunlar.

Bu acıklı tablonun üzerinden günler geçti ve haftalarda neredeyse geçmek üzere. Ancak tahmin etmeyeceğiniz bir grup hala sessizliğini tuhaf şekilde koruyor. Sessizliğini tuhaf bir şekilde koruyanlar çoktur elbette ama içlerinde bir tanesi var ki insanın içi cız ediyor. Evet bildiniz; bunlar 3 maymunu oynayan Tiyatrocular…

 

“Sevgili Tiyatrocu Dostlar,
Şimdi sizlere bir çağrıda bulunacağım, ama kızmaca darılmaca yok! Siz şu oyunları duymuşsunuzdur, hatta çok iyi bilirsiniz; ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’, ‘Azizname’, ‘Hadi Öldürsene Canikom’ ve daha niceleri…

 

Zamanında Aziz Nesin’in bu oyunlarıyla perdelerinizi heyecanla ve umutla açtınız. En çok sahnelenen ve iyi gişe hasılatı bırakan bu oyunları hâlâ da oynuyorsunuz. Evet, yıllardır bu oyunlar oynanır ve oynayan özel ya da kurum tiyatroları ve dolayısıyla oyuncuları, bu bereketli hasılatın ardından evlerine ekmek götürebilmenin mutluluğunu yaşamışlardır ve yaşamaktadırlar.

Ancak gelin görün ki, Çatalca ve çevresindeki elim sel felaketinden sonra, biliyorsunuz, görüyorsunuz ve duyuyorsunuz ki, Aziz Nesin Vakfı’nın Okul Evi kullanılamaz hale geldi. Ve ne acıdır ki bugüne kadar Aziz amcalarının yapıtlarıyla hasılat yapan tiyatrolarımız, bugüne kadar hâlâ yardım eli uzatmadılar, hatta çıtlarını çıkarmadılar.

Çok mu zordu? Ne olurdu 3-5 amatör ya da profesyonel tiyatro grubu bir araya gelse ve gişe hasılatı Nesin Vakfı yararına bırakılmak üzere oyunlar oynasaydı. Ama olsun çok geç değil, belki şu dakikalarda birileri benim gibi düşünmeye başlamışsa bile ne mutlu.

Buradan çağrımdır; bu yazıyı okuyan amatör, profesyonel, özel ya da bölgesel tiyatro grupları derhal bir araya gelelim ve oyunlarımızı ardı ardına Sel Mağduru Vakıf Binası ve öğrenim görmekte olan çocukları için oynayalım. Hatta Devlet ve Şehir Tiyatroları da katılsın ki bu destek projesine destek daha bütünleyici olsun.

 

Yanısıra, bu önerimi hayata geçiriniz ki, yaklaşmakta olan kış koşullarında Nesin Vakfı’nda öğrenim gören çocuklar, gençler, eskiden olduğu gibi aynı sağlıklı koşullarda yaşamaya devam etsinler. Kütüphanelerinde kitaplarını okusunlar, bahçesindeki meyva ağaçlarını sulasınlar… Toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, topluma yararlı bireyler olarak vakıfta yetişmeye devam etsinler.
Beşiktaş Belediyesi, Şişli Belediyesi, B.Çekmece Belediyesi ne duruyorsunuz. Bölgenizdeki salonları, geliri zor durumdaki Nesin Vakfı Çocuk Evi yararına bırakılmak üzere tüm tiyatro gruplarına ve tüm destek etkinliklerine ücretsiz açın. Dolayısıyla tüm tiyatroları davet edin bu kampanyaya ve vatandaşlar da, oynanan oyunlara bilet alıp gitsinler. Gitsinler ki, bu hasılatlar derhal kullanılmak üzere Vakfın yöneticisi Ali Nesin’e ulaştırılsın.

 

Tiyatrolar, kurumlar, belediyeler şayet bu çağrımı görmezden gelirlerse, yani salonlarını açmak için ağırdan alırlarsa, naz ederlerse, ‘yuf’ derim başka bir şey demem. Biz tiyatrocular bunu beceremezsek tiyatro müzelik olmaya başlamış demektir bu ülkede. Hep ‘örgütlü olmak’tan sözediyorsak tiyatroda, işte fırsat sizlere. Eğer bir araya gelemeyeceksek, vakit geçirmeden bu yazıyı okuyan tiyatrolarla ekim ayı içinde katılımcı tüm tiyatrolar olarak bari bir toplantı çağrısı yapalım ve hep beraber bu sorunu tartışarak konuşalım. Sorumluluk gerektiren bu konuyu büyük bir olgunlukla toplumsal bir sorumluluk projesi olarak çok geniş bir kitleye yayalım.

_____________________________________________________________________________________________________

Tiyatro Sanatçıları Nesin Vakfı İle Dayanışma İçinde

BirGün Gazetesi / Doğan Subaşı (27.09.2009)

12 Eylül 2009 tarihinde Türkiye’nin farklı bölgelerinden onlarca özel, ödenekli, amatör ve profesyonel tiyatronun ve  200 tiyatro sanatçısının katılımıyla,  9 tiyatro örgütü, 8 sivil toplum örgütü, 87 tiyatro topluluğunun  desteğiyle İstanbul’da gerçekleştirilen ve kasım ayı Ankara buluşmasının ardından Türk Tiyatrosu’nda bir çatı örgütlenmesi oluşturma hedefini  kurultay sonuç bildirgesi ile de ortaya koyan Türkiye Tiyatro Kurultayı, Ekim ile Aralık arasında tüm Türkiye’deki amatör ve profesyonel tiyatroların sel felaketinde büyük hasar gören Nesin Vakfı ile dayanışması için karar almıştır.

Bu karar çerçevesinde, ilk olarak kurultaya katılan Tiyatro Oyunbaz Heinrich İbsen’in Peer Gynt adlı eserini 29 Eylül Salı günü 20.30’da Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde oynanacaktır.Abdullah Cabaluz’un sahneye koyduğu oyunla ilgili geniş bilgi www. tiyatrooyunbaz.com adresi ve (536) 4221522 numaralı telefondan elde edilebilir.

Tiyatro Oyunbaz’ın  ardından, Boğaziçi Gösteri Sanatları Tiyatro Topluluğu, Tiyatro Simurg ve Tiyatrokare de 20 Ekim’e kadar  Nesin Vakfı yararına acil olarak destek sağlamak için oyunlar oynayacaklardır.

Ali Nesin’in “umutsuzluğa kapılmıyoruz” çağrısıyla dayanışma ve kenetlenmeyi , gelecek için bir ışık olarak gören tüm  tiyatroculara çağrımız, Nesin Vakfı yararına 1 Ekim ile 31 Aralık 2009 tarihleri arasında gösteriler düzenleyerek, vakfa maddi kazanç sağlamalarıdır.

Maddi hasarların ve yaraların  el birliğiyle onarılmasının zor olmayacağı düşüncesindeyiz.

Önemli olan, Aziz Nesin’in değerli arşivinin yıpranmamış olmasıdır. Şimdi, Aziz Nesin’in Türkiye’ye saçtığı ışığın sönmemesi için işbirliği yapma zamanıdır!

Türkiye Tiyatrolar Kurultayı Aziz Nesin Vakfı Komitesi  olarak, vakıf ile dayanışma sağlamak ve oyunlarını sahnelemek isteyen tüm amatör ve profesyonel tiyatroların oyunlarını sergilemeleri için ücretsiz salon tahsisi yapılması için  ilk aşamada İstanbul’da önayak olmaya hazır olduğumuzu belirtiriz.

Beşiktaş Belediyesi  bu konuda destek sağlayarak, ekim ile aralık ayları arasında bünyesindeki tüm salonları Nesin Vakfı ile dayanışmak isteyen tiyatroların gösterileri için ücretsiz olarak açmıştır. Sözkonusu salonların gösteri organizasyonu komite tarafından yapılacak, gelirleri tiyatrolar tarafından doğrudan doğruya vakfa bağışlanacaktır.

Aziz Nesin’in anısını ölümsüzleştirmek için Beşiktaş Belediyesi bünyesindeki salonlarından yararlanmak ya da kampanyaya kendi salonlarındaki oyunlarla katılmak amatör ve profesyonel tiyatroların bizlerle bağlantı  kurmasını rica ederiz.
Telefon: (212) 2434485
Elektronik Posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Komite Üyeleri:
Orhan Aydın,  Adnan Tönel, Selçuk Uluergüven, Mehmet Esatoğlu, Fırat Güllü, Ali Yaylı, Nedim Saban, M.Nurkut İlhan, Orhan Kurtuldu, Zafer Gecegörür, Ahmet Toplar

_____________________________________________________________________________________________________

Biz de Oradaydık

Agos Gazetesi / Bercuhi Berberyan (23.09.2009)

Geçtiğimiz Cumartesi günkü Türkiye Tiyatro Kurultayı’nda birkaç tiyatrocu, biz de, Ermeni cemaati amatör sahnesinin gönüllü mensupları olarak oradaydık. Olayın haber boyutu gazetemizde mevcut… İlgilenen okur. Benim bugünkü konum ise oradaki konumum. Ve de tahmin ettiğiniz gibi duygularım. “Oldu bitti” diyerek geçmem mümkün değil… Dile kolay; tam 7 saat… Sık sık oturduğum yeri değiştirmeme, arada bir fuayeye, hatta dışarı sokağa çıkmama rağmen klostrofobim ‘ha tuttu ha tutacak’tı.

Yine de pür dikkat izledim. Neredeyse kuş uçurmadım. Kurultaya ilgi çok büyüktü. Birçok şehirden, deneyimli, deneyimsiz, profesyonel, amatör, azınlık, çoğunluk, yüreği tiyatroyla çarpan birçok insan bir araya toplanmıştı. Uzun uzun konuşuldu. Dertler, sıkıntılar, endişeler fışkırdı durdu gün boyu. Keşke birkaç gün sürebilseydi…

Ama o kadar insan ta nerelerden gelmişler, burada ne kadar zaman geçirebilecekler? İstanbul dışından gelenlerin konaklamalarını ciddi bir tiyatro gönüllüsü olan sevgili Nedim Saban sağlamış. Helal olsun. Aradaki tatlı ikramı da cabasıydı.

Bence bu kurultaydan kesin bir sonuç çıkmadı daha. Ancak bir araya gelebilen ortak dertlerden muzdarip birçok insan uzun uzun yakındı durdu. Konuşmaların kısa kesilmesi mümkün olamıyordu bir türlü. Dertler bir iki değil ki… Çok. “Peki sonuç nedir şimdi?” diye yakınanlar vardı ama o sonuç denen şey hemen alınamazdı zaten. Sebat da amaç kadar güçlü olabilirse ilerde bir yerlere varma ihtimali var.

Siz  bir ülke düşünün ki devlet, tiyatro gibi bir hayat sanatını elinden gelse hepten kaldıracak ortadan. Sık sık “Mesleğiniz nedir?” “Tiyatrocuyum” “Esas mesleğiniz nedir?” esprisine güldük ağlayacak yerde… çaresizlikten. Tiyatroculuk bu ülkede bir meslek sayılmıyor. Hiçbir birliği, odası, örgütü ve de gelecek garantisi yok. Birileri “Boş ol” deyince bir vardı bir yok oluverir. O yüzden küçüğünden büyüğüne, bir çatı altında birleşelim, örgütlenelim, dertlerimize birlikte çözüm arayalım, karanlık güçlere karşı duracak gücümüz olsun diyorlar.

Tiyatro öyle bir sanattır ki amatörü de profesyoneli kadar önemlidir. Hatta bana sorarsanız belki daha da önemlidir. Çünkü tek farkı üç beş de olsa para kazanacağına üste para harcayarak yapılmasıdır. Ben bilmez miyim? Ömrüm böyle geçmiş. Vazgeçilmesi zor, kana işleyen bir tutkudur bu. Verdiği haz çok büyük. Ama suya yazı yazmak gibi bir şey. Oynarsan varsın. Oynamazsan pufff!

Birkaç kelam da ben ettim tabii… adı belli bir kumpanyanın yöneticisi olarak. Gerçi bizim dertlerimiz ülkenin dört bir yanındaki amatörlerin dertlerinden çok farklı ve genelin bir gün ulaşması muhtemel çözümünden bize pek bir fayda gelmez ama sonuçta biz de olayın içindeyiz. Bu arada konuşmamla ilgili olarak ironik bir durumu da pek bi paylaşasım var sizlerle.

Söze başlarken adımı ve ekibimizin adını belirttikten sonra “Ermeniyim” dedim. Akabinde ne oldu dersiniz? Salonda bir alkış koptu. Pek şaşırdım. Hay Allah dedim kendi kendime “estağfurullah”tan alkışa terfi ettik demek. Neye delaletti o alkış bilmem… “Ermeniyseniz yazıksınız”mı? “Ermenisiniz ama olsun, biz sizi yine severiz” mi? “Cesaretinize helal olsun” mu? Bilemedim… Kürt amatör tiyatrocular konuşmaya başlarken ilk cümlelerini Kürtçe söyledilerdi. Keşke ben de Ermenice söyleseymişim vah vah… havam olurdu. Neyse efendim… Böylesi ciddi bir olaya bu kadar bir mizah attırmak yeter.

Olayın 12 Eylül günü gerçekleşmesi anlamlı. 12 Eylül’ün çok kötü anıları vardır her tiyatrocu için. Birçok dernek, kuruluş, örgüt kapatılmış, yasaklarla dolu bir dönem yaşanmıştır. Sonrasında da genel olarak her sanat ama özellikle tiyatro, bir zamanlar ülke gerçeklerini sehnesinden toplumuyla tartışabilirken, devletin ve sermaye çevrelerinin her türlü darbesine açık ve de devlet yardımı bekler bir konuma gelmiştir. Neye yarayacağı belirsiz bu yardım ihtimalinin yanı sıra, bir oyunun ya da bir sanat şenliğinin kaderi de bir mülki amirin insafına endekslenmiştir. Sonu gelmeyen sansürler, baskılar, yasaklar, cezalar...

Topyekûn örgütlenmek mümkün olabilse, ülke tiyatrosuna sahip çıkılabilse, tepki gösterecek bir güç oluşturulabilse… ???

Şimdilik ilk önemli adım atıldı… Belki bir gün düşlenenler gerçekleşir, kim bilir… Orada da belirttiğim gibi; umudum var ama güvenim yok.

_____________________________________________________________________________________________________

Tiyatro Kurultayı ve Kürtçe Tiyatro

Ömer F. Kurhan (18.09.2009)

12 Eylül’de, tiyatro adına 12 Eylül faşizmine yanıt olarak İstanbul Şişli Kültür Merkezi’nde organize ettiğimiz Türkiye Tiyatro Kurultayı pek çok açıdan masaya yatırılması gereken bir çeşitliliğe ve tabii çelişkilere sahne oldu. Kurultay adına benim sevindirici bulduğum önemli bir gelişme Kürtçe tiyatro bölgesinin de sesinin duyulmasıydı.

İstenirse Kürtçe tiyatroya “Türk tiyatrosu” denildiği gibi “Kürt tiyatrosu” da denilebilir. Fakat ben, MHP’nin artık TBMM’nin de meşruiyetini tanımamasına ve açık darbe çağrısı yapmasına neden olan “açılım” olgusunun “Türkiye tiyatrosu” konseptinin hayata geçirilmesine de hizmet edebileceği umudunu canlı tutuyorum.

Kurultay’da Kürtçe tiyatro bölgesinin sesinin duyulması nasıl gerçekleşti?

Öncelikle Kürtçe tiyatro yapanların konuşmalarına Kürtçe başlamaları önemliydi. Bunu tüm tiyatro çevrelerine açılımı hedefleyen bir Kurultay’da gerçekleşmiş hayırlı bir vaka olarak tarihe not düşebiliriz.

Kurultay’ın forum kısmı bir tartışmadan ziyade, katılımcıların görüş ve önerilerini sundukları bir çerçeveye sahipti. Bu nedenle “Türk tiyatrosu” temsilcilerinin Kürtçe tiyatroya dönük algılamaları tam olarak açığa çıkmadı. Fakat yine de belli ipuçları elde etmek mümkündü. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: “Türk tiyatrosu” henüz Kürtçe tiyatroyu algılamaktan ve yanlış yansıtmalarından kurtulmaktan uzak.

Kürtçe tiyatro üzerindeki baskının, tiyatro üzerindeki baskının özgün bir bileşeni olarak çözümlenmesi ya da etnik ayrımcılığın bölgesel ayrımcılıkla özdeş olmayan karakterinin anlaşılması Kürt tiyatrosu / Türk tiyatrosu ayrımının muhafaza edilmesine yol açıyor. Buysa tiyatro camiasının “açılım” denilen olguya müdahil olma biçiminin oldukça sorunlu hale gelmesine yol açıyor.

Anlaşılamayan bir nokta şu örneğin: Anadolu’dan gelen tiyatrocular açık ya da örtülü bir şekilde İstanbul “dükalığına” tepkililer. Aralarında İstanbul’a “Bizans” diyenler de var. Öyle ki, ironik bir şekilde olsa da, benim de “Bizans” terimine alışmama neden oldular. Fakat bu “Bizans’ın” kültürel olarak merkezi karakterinden rahatsızlık duyarken, tam da Kürtçe tiyatronun önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıyla bu merkezin sabit olmaktan çıkabileceğini pek göremiyorlar.

İstanbul’u çok seven ve kırk yıldır İstanbul’da yaşayan bir tiyatrocu olarak “Bizans” tepkiselliğine kayıtsız şartsız destek verecek halim yok. Hatta misilleme amacıyla dönüp “taşracılık” eleştirileri yapmaktan da geri durmuyorum. Fakat İstanbul’un tiyatro adına kendisine gelmesi için bir Anadolu kuşatmasına ihtiyaç duyduğundan ve bu konuda yine Kürtçe tiyatronun belirleyici bir değişken olduğundan kuşku duymuyorum.

Çok dilli ve kültürel olarak çoğulcu bir “Türkiye tiyatrosu” konseptini hayata geçirmek adına anahtar Kürtlerin elinde. Eğer ellerindeki anahtarı iyi kullanamazlarsa, “açılımın” hayırlı olmayan sonuçlar üreteceğine kesin gözüyle bakabiliriz. 2000’li yıllarda dahi Kürtçenin uzağında kalmaya özen gösteren Yılmaz Erdoğan “ekolüne” bel bağlamak yanlış örneğin. Ya da İstanbul’da kozmopolit “Türk” tiyatro çevrelerini model almaya çalışan Kürtçe tiyatro toplulukları inşa etmek de çözüm değil. Halk açılımını esas alması beklenen Kürtçe tiyatro bölgesinin kurumsal inşası, Türkçe tiyatronun ihtiyaç duyduğu yeniden inşa için de yol gösterici olabilir.

Lafı çok uzatmadan bazı pratik öneriler yapmak istiyorum:

ÖRGÜTLÜ BİR TİYATRO İÇİN TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI’nın temelleri İzmir’in Urla ilçesinde, Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin düzenlediği 3. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda atıldı. Birincisi İstanbul’da düzenlendi. İkincisi Ankara’da düzenlenecek. Üçüncüsünün Diyarbakır’da düzenlenmemesi için hiçbir neden yok. Bu anlamda, Kürtçe tiyatro bölgesinde faaliyet gösteren arkadaşlarımızın bu sürecin aktif ve kurucu bileşenlerine dönüşmesi önemlidir.

İkinci bir önerim şudur:

Gerek Ankara Buluşması’na gerekse sonrasında olası bir Diyarbakır Buluşmasına giden süreçte, Kürtçe tiyatro bölgesinin özgünlüğü göz ardı edilmeden, Türkiye tiyatrosu bağlamında anlaşılmasını sağlayacak bir dizi panel ve tartışma etkinliğinin düzenlenmesi. “Türk tiyatrosu” adına süre giden ayrımcı önyargıların masaya yatırılması adına bu tip etkinliklere ihtiyaç var.

Kürtçe tiyatro bölgesinin ihmal edildiği ya da yeterince görünür olmadığı bir örgütlenme sürecinde, Türkiye tiyatrosunun sağlığına kavuşması zora girecektir. Bu sorunun çözülmesinde birinci dereceden sorumluluk sahibi olması gerekenler de Kürtçe tiyatro bölgesinin bileşenleridir.

_____________________________________________________________________________________________________

Türkiye Tiyatro Kurultayı İstanbul'da Yapıldı

Mehmet Esatoğlu (15.09.2009)

İzmir’in Urla’sında geçtiğimiz yaz 3. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda bir araya gelen tiyatro kuruluşlarının ve topluluklarının örgütlediği “Türkiye Tiyatro Kurultayı” İstanbul’da yapıldı.

8 sivil toplum kuruluşu, 9 tiyatro örgütü, 32 kültür-sanat kurumu, 85 tiyatro topluluğunun destek verdiği kurultaya Türkiye’nin değişik illerinden toplam 180 sanatçı katıldı.

7 saat süren kurultayın ilk bölümünde bir panel gerçekleşirken ikinci bölümde tüm katılımcıların söz aldığı bir forum yapıldı.

Uzun bir süreden sonra ilk kez amatör ve profesyonel, üniversite ve azınlık tiyatrolarını bir araya getiren kurultayın açış konuşmasını tiyatro sanatçısı Nedim Saban yaptı.

Seller altında boğulan kültür başkenti İstanbul’da bir tiyatro kurultayı toplandığını belirterek sözlerine başlayan Saban, sanat dünyasında da olası bir deprem ve sel felaketine karşı şimdiden tedbir alabilmek için bu toplantının örgütlendiğini söyledi. Saban sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün 12 Eylül Tiyatro Kurultayı’nın sonunda örgütlenmeyi başaralım ki, karşımıza çıkacak büyük afetlerde kahramanlara gerek duymadan, sadece beyin gücümüz ve insanoğlunun dayanışma bilinci sayesinde karşı duracak gücümüz olsun”

Saban’ın konuşmasının ardından yazar, düşünür Temel Demirer ve tiyatro sanatçısı Ersan Uysal, kurultaya katılanları selamladı. Demirer ülkenin içinden geçtiği traji-komik ortamda sanatçıların örgütlenme perspektifi ile bir araya gelmelerinin önemine değindi. Ersan Uysal ise örgütlenme konusunda 60’lı yıllarda üç sanatçının bir tiyatro sendikası var etmek için verdikleri büyük mücadeleyi anlattı.

Konuşmaların ardından başlayan panelde ise 9 sanatçı örgütü ve koordinasyon komitesi adına konuşmalar yapıldı.

Moderatörlüğünü Ömer Faruk Kurhan’ın yaptığı panelde Tiyatro Oyuncuları Derneği’nden Ali Yaylı, İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu Girişimi’nden Fırat Güllü, Türkiye Tiyatrolar Birliği Dönem Sözcüsü Zafer Gecegörür, Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği Türkiye Temsilciliği’nden Nurkut İlhan, İstanbul Amatör Tiyatrolar Çevresi’nden Mehmet Esatoğlu, Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği’nden Orhan Kurtuldu, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nden Metin Boran Tiyatro Yayıncıları Birliği’nden Mustafa Demirkanlı, Tiyatro İşçileri Sendikası Girişimi’nden Orçun Masatçı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi Tiyatro Topluluğu’ndan Orhan Aydın, Manisa Manşet Oyuncuları’ndan Turgay Tanülkü ve Tiyatro Kare’den Nedim Saban kurultayın baş gündemi olan çatı örgütlenmesi konusunda düşüncelerini ortaya koydular.

Toplam 12 sanatçının söz aldığı panelde örgüt temsilcileri konuşmalarda ülkemizde sanat örgütlenmelerinin içinde bulunduğu konuma dikkat çekerek sanat alanının içinde bulunduğu sahipsizlikten çıkmasının yolunun tüm örgütleri kucaklayacak bir çatı örgütlenmesi olduğunu belirttiler.

Kurultayın ikinci bölümünde ise moderatörlüğünü Zafer Gecegörür’ün yaptığı bir forum gerçekleşti. Toplam 35 sanatçının söz aldığı forum 4 saat sürdü.

Bakü, İzmir, Ankara, Bartın, Trabzon, Kocaeli, Bursa, Bulancak, Siirt ve İstanbul’dan kurultaya katılan sanatçıların söz aldığı forumda ülke tiyatrosunun içinde bulunduğu durum ve gerçekleştirilmek istenen çatı örgütlenmesine ilişkin görüşler ortaya kondu.

Kurumları adına konuşan konuşmacılar öncelikle temel gereksinimlerden birinin tiyatro yasası olduğuna vurgu yaparken öte yandan da sonuç alıcı örgütlenme modellerinin oluşturulması gerektiğine dikkat çektiler. Devlet yardımının paylaşımı, salon ve izleyici yaratma konusunda acil girişimlerde bulunulması, değişik birimlerdeki toplulukların yapılandırma çalışmalarının hızlandırılması hedefiyle çalıştayların örgütlenmesi önerileri foruma katılan değişik tiyatro alanlarından konuşmacılarca dillendirildi.

Kürt, Ermeni tiyatrosundan da konuşmacıların söz aldığı forumda çok dilli ülke tiyatrosunun içinde bulunduğu durum da konuşuldu. Ermeni tiyatrocular ülke tiyatrosu tarafından görmezliğe gelindiklerini belirtirken Kürt tiyatrosu temsilcileri ise yaşadıkları yoğun baskı ortamından yakındılar.

Kurulması düşünülen çatı örgütlenmesi için daha yoğun tartışmaların yapılması ve ilkelerin belirginleşmesi için diğer illerde de toplantıların yapılması talebi üzerine Kasım ayında Ankara’da gerçekleşecek 14. Ankara Tiyatro Festivali’nde de bir toplantı düzenlemeyi kararlaştıran kurultay katılımcıları İstanbul Buluşması için yayınlanacak sonuç bildirgesi için de öneriler yaptılar.

Kurultayın kapanışında söz alan Orhan Aydın ise tüm tiyatroları sel felaketinde büyük bir yıkıma uğrayan Aziz Nesin Vakfı ile dayanışmaya çağırdı. Bu çağrı üzerine yapılan önerilerle bir komite kurularak önümüzdeki günlerde etkinlikler örgütlenmesine karar verildi.

Kurultay katılımcıları önümüzdeki Kasım ayında Ankara toplantısını örgütlemek üzere hazırlıklara başlıyor.

_____________________________________________________________________________________________________

Türkiye Tiyatro Kurultayı Yapıldı

Tiyatro Dünyası / www.tiyatrodunyasi.com (14.09.2009)

 

İzmir’in Urla’sında geçtiğimiz yaz 3. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda bir araya gelen tiyatro kuruluşlarının ve topluluklarının örgütlediği “Türkiye Tiyatro Kurultayı” İstanbul’da yapıldı.
8 sivil toplum kuruluşu, 9 tiyatro örgütü, 32 kültür-sanat kurumu, 85 tiyatro topluluğunun destek verdiği kurultaya Türkiye’nin değişik illerinden toplam 180 sanatçı katıldı.
7 saat süren kurultayın ilk bölümünde bir panel gerçekleşirken ikinci bölümde tüm katılımcıların söz aldığı bir forum yapıldı.
Uzun bir süreden sonra ilk kez amatör ve profesyonel, üniversite ve azınlık tiyatrolarını bir araya getiren kurultayın açış konuşmasını tiyatro sanatçısı Nedim Saban yaptı.
Seller altında boğulan kültür başkenti İstanbul’da bir tiyatro kurultayı toplandığını belirterek sözlerine başlayan Saban, sanat dünyasında da olası bir deprem ve sel felaketine karşı şimdiden tedbir alabilmek için bu toplantının örgütlendiğini söyledi. Saban sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bugün 12 Eylül Tiyatro Kurultayı’nın sonunda örgütlenmeyi başaralım ki, karşımıza çıkacak büyük afetlerde kahramanlara gerek duymadan, sadece beyin gücümüz ve insanoğlunun dayanışma bilinci sayesinde  karşı duracak gücümüz olsun”
Saban’ın konuşmasının ardından yazar, düşünür Temel Demirer ve tiyatro sanatçısı Ersan Uysal, kurultaya katılanları selamladı. Demirer ülkenin içinden geçtiği traji-komik ortamda sanatçıların örgütlenme perspektifi ile bir araya gelmelerinin önemine değindi. Ersan Uysal ise örgütlenme konusunda 60’lı yıllarda üç sanatçının bir tiyatro sendikası var etmek için verdikleri büyük mücadeleyi anlattı.
Konuşmaların ardından başlayan panelde ise 9 sanatçı örgütü ve koordinasyon komitesi adına konuşmalar yapıldı.
Moderatörlüğünü Ömer Faruk Kurhan’ın yaptığı panelde Tiyatro Oyuncuları Derneği’nden  Ali Yaylı, İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu Girişimi’nden Fırat Güllü, Türkiye Tiyatrolar Birliği Dönem Sözcüsü Zafer Gecegörür, Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği Türkiye Temsilciliği’nden  Nurkut İlhan, İstanbul Amatör Tiyatrolar Çevresi’nden Mehmet Esatoğlu, Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği’nden Orhan Kurtuldu, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nden Metin Boran  Tiyatro Yayıncıları Birliği’nden Mustafa Demirkanlı, Tiyatro İşçileri Sendikası Girişimi’nden Orçun Masatçı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi Tiyatro Topluluğu’ndan Orhan Aydın, Manisa Manşet Oyuncuları’ndan Turgay Tanülkü ve  Tiyatro Kare’den Nedim Saban kurultayın baş gündemi olan çatı örgütlenmesi konusunda düşüncelerini ortaya koydular.
Toplam 12 sanatçının söz aldığı panelde örgüt temsilcileri konuşmalarda ülkemizde sanat örgütlenmelerinin içinde bulunduğu konuma dikkat çekerek sanat alanının içinde bulunduğu sahipsizlikten çıkmasının yolunun tüm örgütleri kucaklayacak bir çatı örgütlenmesi olduğunu belirttiler.
Kurultayın ikinci bölümünde ise moderatörlüğünü Zafer Gecegörür’ün yaptığı bir forum gerçekleşti. Toplam 35 sanatçının söz aldığı forum 4 saat sürdü.
Bakü, İzmir, Ankara, Bartın, Trabzon, Kocaeli, Bursa, Bulancak, Siirt ve İstanbul’dan kurultaya katılan sanatçıların söz aldığı forumda ülke tiyatrosunun içinde bulunduğu durum ve gerçekleştirilmek istenen çatı örgütlenmesine ilişkin görüşler ortaya kondu.
Kurumları adına konuşan konuşmacılar öncelikle temel gereksinimlerden birinin tiyatro yasası olduğuna vurgu yaparken öte yandan da sonuç alıcı örgütlenme modellerinin oluşturulması gerektiğine dikkat çektiler. Devlet yardımının paylaşımı, salon ve izleyici yaratma konusunda acil girişimlerde bulunulması, değişik birimlerdeki toplulukların yapılandırma çalışmalarının hızlandırılması hedefiyle çalıştayların örgütlenmesi önerileri foruma katılan değişik tiyatro alanlarından konuşmacılarca dillendirildi.
Kürt, Ermeni tiyatrosundan da konuşmacıların söz aldığı forumda çok dilli  ülke tiyatrosunun içinde bulunduğu durum da konuşuldu. Ermeni tiyatrocular ülke tiyatrosu tarafından görmezliğe gelindiklerini belirtirken Kürt tiyatrosu temsilcileri ise yaşadıkları yoğun baskı ortamından yakındılar.
Kurulması düşünülen çatı örgütlenmesi için daha yoğun tartışmaların yapılması ve ilkelerin belirginleşmesi için diğer illerde de toplantıların yapılması talebi üzerine Kasım ayında Ankara’da gerçekleşecek 14. Ankara Tiyatro Festivali’nde de bir toplantı düzenlemeyi kararlaştıran kurultay katılımcıları İstanbul Buluşması için yayınlanacak sonuç bildirgesi için de öneriler yaptılar.
Kurultayın kapanışında söz alan Orhan Aydın ise tüm tiyatroları sel felaketinde büyük bir yıkıma uğrayan Aziz Nesin Vakfı ile dayanışmaya çağırdı.  Bu çağrı üzerine yapılan önerilerle bir komite kurularak önümüzdeki günlerde etkinlikler örgütlenmesine karar verildi.
Kurultay katılımcıları önümüzdeki Kasım ayında Ankara toplantısını örgütlemek üzere hazırlıklara başlıyor.

 

_____________________________________________________________________________________________________

KURULTAYIN ARDINDAN... SANAT KORKAKLARIN İŞİ DEĞİLDİR...

Orhan Aydın (14.09.2009)

12 Eylül Faşist diktatörlüğünün 29. yıl dönümünde işçiler-emekçiler-işsizler-yurtseverler her şeye inat alanlara çıkıp onurlarını birleştirdiler.

12 Eylül karanlığından kurtulmanın biricik yolunun; hayatı yeniden, eşitlik ve özgürlük kavgasına evirmekten geçtiği gerçeği bir kez daha ortaklaştırılarak, AKP’nin 12 Eylül’ün devamı bir organize olduğu gerçeği dillendirildi.

Aynı gün, Şişli Kültür Merkezi salonunda yurdun dört bir yanından gelen Tiyatro yaratıcıları da alanlara çıkan onurlu insanlığı selamlayarak, sisteme karşı çıkışın sanatsal kalkışmasını örgütlemek adına bir araya geldik.

Amatör, profosyonel, Üniversite tiyatroları, bölgeler, ödenekli kurumlardan temsilci dostlar, tiyatro örgütlerinin temsilcileri, oyun yazarları, eleştirmenler, yayıncılar sistemin dayattıklarına karşı, çıkışın kapısına doğru yol almak için güç birliğinde karar kıldık.

Sanat alanlarının dayanışma kültürünü ve birlikte hareket etme geleneğini yitirdiği süreçte tiyatro dünyamızdan yükselen bu ortak ses, elbette tarihsel bir adım olarak görülmelidir.

Üç temel başlık ve birlikte iş üretmenin ilk adımı katılımcıların iradesi olarak ortaya çıktı.

*Devlet; Tiyatro alanında biz tiyatro yaratıcılarına danışmadan, görüşmeden, birlikte karar altına almadan, hiç bir tasarrufta bulunma hakkına sahip değildir.

*Tüm tiyatro ve sanat alanlarını kapsayacak bir yasa tasarısı çalışması, önceki çalışmalarda göz önünde tutularak acilen hayata katılmalıdır.

*Kasım ayında Ankara da yapılacak olan Türkiye Tiyatroları buluşmasında ilkeleri saptanmış bir birlik oluşturmak için yereller, bölgeler ve iller bazında toplantılar düzenlemesi gereklidir.

*İstanbul Buluşmasına katılan yaratıcılar, sel altında kalan NESİN VAKFI ile dayanışmak için, tüm geliri vakfa aktarılacak oyunlar oynamayı karar altına almış bunun için bir komite oluşturmuştur..

Şimdi, dipten gelen bu dalganın hayata katacakları üstüne yeni adımlar atmanın ve sisteme karşı demokratik kalkışmanın kapısı sonuna kadar aralanmıştır.

Tüm tiyatro alanında, birbiriyle bağlantılı sorunlar yumağının çözümü için gerekli her tür eylem üretilerek örülmeli ve meslek alanımız, geniş yığınların kabul göreceği yeni bir sanat hayatına evirilmelidir.

Yurdumuzun hiçbir köşesinde hiçbir yaratıcımız, kendilerini yalnız hissetmemelidir.

Biliyoruz ki sorunlarımız; ülke yoksullarından, işçilerinden, emekçilerinden, işsizlerinden ve sanat alanlarının tüm yaratıcılarından farklı değildir.

Türkiye Tiyatroları İstanbul Buluşması içimizdeki barışı, eşitliği ve özgürlüğü kışkırtmanın ve bunu tüm ülkeye yaygınlaştırmanın ilk adımı olarak görülmelidir.

Sahnelerimiz yeniden toplumsal gerçekçi duyarlılığımızın özgürlük alanları olarak hayata katılıp gericiliğin, ırkçılığın ve emperyalist işbirlikçiğinin defteri tarihin çöplüğüne atılmalıdır.

Şimdi, salonlarımızın yıkılma girişimleri sürecinde sisteme karşı meydanlardan seslendirdiğimiz ortak duyarlılığımızı yeniden haykırma zamanıdır.

Sanat korkakların işi değildir. Hele tiyatro hiç değildir.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

_____________________________________________________________________________________________________

12 Eylül'e İnat Örgütlü Tiyatro

Taraf Gazetesi / Yaşam Kaya (13.09.2009)

Dün toplanan Türkiye Tiyatro Kurultayı’nda örgütlenme kavramı masaya yatırıldı. Sanatçılar 12 Eylül’ün tiyatroya olan olumsuz etkilerini tartıştı.

Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği, Tiyatro Oyuncuları Derneği, İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu Girşimi, Çocuk ve Gençlik Tiyatroları, Tiyatro Yayıncıları Birliği, Tiyatro İşçileri Sendikası ile Turgay Tanülkü, Orhan Kurtuldu, Nedim Saban, Mehmet Esatoğlu, Ö.Faruk Kurhan, Zafer Gecegörür, Orhan Aydın gibi isimlerin çağrısıyla biraraya gelen tiyatro aydınları, Türkiye Tiyatro Kurultayı’nın İstanbul buluşmasını Şişli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiler.

12 Eylül darbesinin Türkiye’nin tüm sanat dallarını etkilediği gibi tiyatronun üzerine de kara bir gölge gibi düştüğü gerçeği altında biraraya gelen tiyatro sanatçıları, Türkiye’de önemli bir sorun olan örgütlenme kavramını masaya yatırdılar. Türkiye’de tiyatro sanatının bir meslek olarak dahi görülmediği gerçeği altında konuşmalarına devam eden sanatçılardan İstanbul Devlet Tiyatroları Oyuncusu Turgay Tanülkü, 1980’den 1990’lara kadar geçen süre zarfında insanların kimliksizleştirilerek düşünen beyinlerin bir bir yok edildiği gerçeğine vurgu yaptı. Tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, 80 darbesinden sonra sıkıyönetim komutanları tarafından bir çok tiyatro oyununun yasaklandığını söyledi.

Tiyatro Yayıcıları  Birliği adına konuşma yapan Tiyatro Tiyatro dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Demirkanlı, buluşmanın en önemli sorunu olan örgütlenme kavramı üzerinde etkileyici bir konuşma sundu. Tiyatro Kurultayı çatısı altında artık tiyatro yayıncılarının da birliktelik göstereceğini duyuran Demirkanlı, örgütlü bir tiyatro ortamı için yayıncılar olarak ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını duyurdu.

_____________________________________________________________________________________________________

Tiyatroda Örgütlenme Modelleri

 

BirGün Gazetesi / Hande Özelsancak (12.09.2009)
Tiyatro alanında örgütlenme bilincinin geliştirilmesi ve tiyatro topluluklarının kopukluğunu gidermek adına, bugün İstanbul’da Türkiye Tiyatro Kurultayı düzenleniyor. Tiyatro’nun sorunlarına çözüm üretme amacıyla, Türkiye’nin her yerinden tiyatro gruplarına çağrı yapılıyor. Türkiye Tiyatro Kurultayı Koordinasyon Komitesi’nden ilgili Fırat Güllü ile görüştük.

 

Tiyatro Kurultayı, hangi fikirle ve ne zaman ortaya çıktı?

 

Aslında bugün kurultayla ilgili çeşitli insanlarla görüşüp, konuyu gündeme getirdiğimizde, iki tür tavırla karşılaşıyoruz. “Burada şu şu örgütler var, bunları zaten biliyoruz, yıllardır hiçbir şey yapmadılar. O yüzden buradan bir şey çıkmaz” diyen var; ya da “evet böyle bir şeye ihtiyaç vardı, şimdi zamanıdır” deniyor. Çok net bir kamuoyu bölünmesi olduğunu görüyoruz. Ama söylenen her iki argüman da geçerlilik taşıyor. Baktığımızda hakikaten 1970ler’in hareketli ortamından sonra 12 Eylül’de örgütlenme bıçak gibi kesildi. Tiyatro da bu darbeyi yiyenlerden. 12 Eylül zamanı, birkaç kişinin bir araya gelip tiyatro yapması zaten zor olan bir şeydi. Yazarsanız evinizde yazıyorsunuzdur ama, tiyatro görünürlük isteyen bir sanat olduğu için yasaklamalara en çok uğrayan alan. Bir tiyatro çevresini örgütlemek bile aslında ciddi bir problem. Dolayısıyla böyle bir şeye ihtiyaç olduğu ve yapılması gerektiği gündeme geldi.
VAR OLAN ÖRGÜTLER BİRBİRİNDEN BİHABER
Sonrasında kurulan örgütler de tiyatroya pek bir şey verebilmiş değiller. Oyuncu hakları konusunda mücadele vermiş ya da yeni bir tiyatro ortamına geniş bir açıyla bakıp müdahale edip belli haklar kazanamamışlar. Bir de bu örgütler, birbirleriyle çok fazla iletişim halinde olamamışlar. Oralara girip çıkmış insanlarda da, “ben oraları bilirim, oradan bir şey çıkmaz” gibi bir düşünce oluşmuş. Bir de 2000ler’le birlikte yeni bazı oluşumlar çıkmaya başladı. Mesela benim de içinde bulunduğum İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu 2000 yılında kuruldu. Geçmişteki deneyimlerden farklı bir şey. Grupların dayanışma ağı içinde birlikte olması ama farklılıkların korunması, merkezi bir karar organı olmadan da ortak kararlar alınması gibi bazı fikirlerle ortaya çıktı. Bunun gibi son üç yıldır etkili olmaya başlayan Türkiye Tiyatrolar Birliği oluşumu var.
O da İATP’den farklı olarak Türkiye geneline yayılmış bir şeye dönüştü. Sözcüsü her yıl değişir. Daha alternatif bir örgütlenme modeli oluşturuyorlar. Buralarda yeni bir model arayışı var. Eski modellerin fazla kişisel olduğunu, katılımcının çok fazla olmadığı yönünde eleştiriler oldu. Herkesin memnuniyetsizliğini dile getirdiği, Türkiye Tiyatrolar Birliği adına, Ağustos’ta Urla’da bir buluşma oldu. Orada şöyle bir durum ortaya çıktı, çeşitli tiyatro örgütlerinden veya bireysel olarak bazı kişiler katıldı. İstanbul’dan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden olanlar vardı. Profesyonel, amatör olanlar vardı. Sadece oyun yazarlığıyla ilgilenenler vardı. Geniş bir yelpazeyi içeriyordu. Orada yapılan tartışmalarda herkes kendi açısından örgütün önemini diğerlerine anlatmaya çalıştı. Profesyoneller, amatörlere “çok sorunlarınız olduğunu söylüyorsunuz ama, bizim de öyle” diyor. Amatörler “siz tiyatroyu sadece profesyonel olandan ibaret görüyorsunuz” diyor. Yazarlar telif sorunundan bahsediyor, akademisyen, akademinin sorunlarından bahsediyor. Sonucunda da birlikte harekete geçmeye ihtiyacımız var. Daha önceki deneyimler gösteriyor ki, insanları çağırma bazen itici de olabiliyor. Siz zaten kurmuşsunuz, bizi oraya çağırmanız biraz, ev sahibi-misafir ikilisi gibi oluyor. Biz bunu kamuoyuna tartışmaya açan grup olalım.

 

Bu örgütlenmemin içinde kimler var?

Kimlerin olduğu işleyişi gösteren bir durum. Urla’da gençlik kampı ortamında, bir tiyatro buluşması oldu. O gün orada bulunan ve bu olaya katkıda bulunmak isteyen belli başlı gruplar, kişiler oradaydı. Aman onu çağırmayalım, bilmem kim gelmesin gibi bir düşünce yoktu. Amatör, profesyonel fark etmez, tiyatronun ortak sorunlar adına davet, bütün kamuoyuna yapıldı.

Ortak sorun olarak neden bahsedilebilir?

Bu işin en zorlayıcı  yanlarından bir tanesi bu tür ortaklıkları bulma noktası. Yıllardır oluşmuş şeyler var. Mesela profesyonel bir oyuncu, piyasadaki haklarından söz ediyor. Amatör oyuncu, oyun çıkarmış ama sahne bulamamış, eğitim faaliyeti göstermek istiyor, deneyimli insanlara ulaşması zor. Profesyonel oyuncuya bunlar uzak ya da gereksiz gelebiliyor. İşte bunu yok etmek, tiyatronun içinde bulunan bütün sorunlara dair, kişileri dinlemek gerek. Urla’da şöyle bir şey oldu –mesele hala devam ettiği için grup ismini söylemeyeyim- Urla’da çalıştığı belediye tarafından çeşitli problemlere maruz kaldığını söyleyen bir grup temsilcisi, tiyatro gruplarından yardım talep etti. “Gelin ve arkamızda olduğunuzu gösterin” dedi. Gidildi gerçekten. Belediye başkanıyla konuşuldu. Amatör, profesyonel, akademisyen diye ayırmadan herkesin destek vermesi gerek.

İsim olarak kimler var?

Açıkçası, genel duruma baktığımda özel tiyatroların çok zayıf kaldığını  söyleyebilirim. Daha çok olması gerekirdi. Şu an görünen bu. Kurultay gerçekleşmeden bunu göremeyiz. İki tane profesyonel oyuncu örgütü var mesela.

Şehir ya da devlet tiyatrosundan katılım var mı?

Bir iki kişi var. Onun dışında bir ilgi yok. Ödenekli tiyatroların kısmen belli avantajları  olduğu için zaten daha rahat davranmalarını bekleyebilirsiniz. Özel tiyatroların çok sorunu var ama temkinliler. ‘Nereye gidecek, bundan bir şey çıkar mı çıkmaz mı belli değil’ diye düşünüyor olabilirler, kişisel görüşüm. Kurultaydan sonra nasıl bir çatı oluşturacağımız konusunda çok net ayrılıklar var. Bazıları, hemen resmileşelim, bir başka grup, durun daha tartışmaya devam edelim diyor. İstiyoruz ki, ortak jestlerin sergilendiği bir yapı olsun.

Konumuzla alakasız ama, bu seneki bienalin konsepti Brecht. Ne düşünüyorsunuz?

Brecht, yeniden gündemde. Özellikle, doğu-batı Almanya’nın birleşmesinden sonra ciddi gündeme geldi. Boğaziçi Yayınları’ndan çıkan dergimiz Mimesis’te tartıştığımız bir konuydu. Hangi Brecht meselesi. Avangard yazar ve uygulayıcıları arasında özel bir yeri vardır. Tiyatroya çok devrimci katkıları olmuştur. Sistem muhalifi olarak da karşımıza çıktı. Almanya’nın birleşmesinden sonra Brecht’in çok iyi yansıtıldığından emin değilim. Bu, 90’ların postmodern Brecht tartışması. 2000’lere geldik, hâlâ tartışılıyor.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

_____________________________________________________________________________________________________

12 Eylül Toplantısına  Dair

Hakan Urcu ( 6.09.2009 )

Tiyatro Katharsis ve Sanat Yönetmeni adına toplantıya dair bir kaç görüşümü ifade etmek arzusundayım.

İlki, bu toplantının "olmak yada olmamak" toplantısı olmayacağı bir sonuca haiz olcağının önceden bilmemiz gerektiğidir. Tıpkı bundan önceki geniş katılımlı toplantılarda olduğu gibi. Gün, hem politikada, doğası gereği tiyatroda, sloganist yaklaşımların çok dışında olma günüdür. Bu mücadele azminin önüne set çekme manasında söylenmiş bir görüş olduğunuda bilmenizi isterim.

Bugünler,  her türlü Emperyalist dayatmaya karşın birlikte düşünsel yoğunlaşma, mayası sağlam bir tartışmanın yapılması gereken günlerdir. İşte o günlerden birisi 12 eylül günü yapılacak olan toplantı.

"Kürt açılımı" denilen, derken hicap duyduğum ve 30 yıldır demokratik açılımların zerresinin kendiliğinden , sistem tarafından geliştirilmediği, ancak devrimci muhalif politik, sanatsal ve genel anlamıyla entelektüel sivil demokratik güçlerin, canlar pahasına, ölümlere yatmalar pahasına kazandığı kimi açılımların olduğu ve buna paralel olarak dolaylı faşizmin yaşandığı bir ülkede bu  "açılım" kavramı ya da görüşünün ne anlama geldiğini söylemek mümkünatı olan, ancak kendi garabetiyle sakat bir çocuk doğuracak annenin feryadından öteye gidemeyecek bir anlam  ifade eder.

Ancak süreci iyi değerlendirdiğimizde, bu dönemin biz muhalif tiyatro gruplarının yeni bir atılım yapması için, yeni bir çoğrafyanın doğduğu bir dönem olarak nitelemek isterim. Sürecin kısa ya da ne ölçüde uzun olacağını bilmiyoruz, ancak bu dönemde olabildiğince bu kısmi, devlet kontrolündeki değişim programını dışardan iyi gözlemlemeli ve her gün yeni taktikler geliştirilerek sokaklara, sahnelere tüm muhalifçi anlayışla ortaya yeni yaratı unsurlarını ortaya koymalıyız. Çünkü az önce dediğim gibi konjonktür  buna bugün uygundur ve değerlendirilmelidir.

10 yıl öncesine göre  biz amatör tiyatroculara çok daha geniş bir özgürlük alanı alanı sunmaktadır.

Tekrar toplantıya döndüğümüzde, bugün kendine  lider arayan bir örgütlenme biçimi her dönemde ve çoğu kez tarih önünde geri dönüşlere kendini mecbur kılmıştır. Çünkü lider birilerinin dayattığı değil, özgür bir demokratik alan içerisinde kendiliğinden ortaya sürülerek ve bizzat genelin kabulü dahilinde onay olarak, haklarını eline almalı, gerçekleştirmek üzere bir an evvel toparlanma hareketlerini, yerel ve ulusal bazda çalışmalarına başlamalıdır.

Küba devrimi öncesini hatırladığımızda ülkeye lider olarak kısmi görülen devrim sonrası getirilen Gerardo Machadonu, Küba'da gerçekleştirdiği yine kısmi devrim sonrası 1933-35 devrimci ayaklanma yıllarından hemen sonra ABD güçleri tarafından, halkın desteğini alamadığı, gerekli gerilla örgütlenmesini sağlayamadığı için yurt dışına kovulup ülkesini ABD'nin yarı, bir süre sonra ise tarihsel diyalektik  gereği tam sömürge yapmıştır. Bugün ne mutlu bağımsız Küba tüm onuruyla ayakta durmaktadır. Burda vurgulamak istediği, tiyatro toplantı ve sonuçlarındaki liderlik, kahraman örgütleyici kişi ve alt çevre arayışı, kendini her dönemde bir süre sonra Stalin öldükten sonraki stalinist parti anlayışlarının bir merkezi haline getirmeyi kendine bir görev bilmiş ve bu zihniyette gün geçtikçe kendine desteğini sunanların da tepkisini çekerek bir kaç yıl daha tiyatro sanatının var edici, muhalif gücüne ihanet etmiştir. Ve dolayısıyla sonun başlangıcını oluşturmuştur.

Diğer yandan çatı, pencere, şemsiye birlikteliklerinin yine gündeme geleceği bir zihniyet tekrar ve yine tekrar kendi dolaylı feodal beyliğini oluşturma durumunu ortaya alenen koymaktan geri durmayacaktır. Bilakis bunu yapanlar bu "açılımlar"ın fikir sahipleri olacaktır. Bunu istisnasız gerçekleşen bir yıllanmışlığın devamı sayabiliriz. Ve ardından hepimizin bildiği gibi, gizli konuşma ve gizli bölünmüşlükler, gizli birlikteliklerle birlikte herhangi bir çoğrafi olaya gerek duymadan, bir süre sonra şemsiye delinir, pencere çatlar, çatı su alır. Oysa ilk yapılması gereken, ortada özgüven yoksunu gerekli ideolojik, teorik ve pratik aşamaya gelememiş katılımcı (katılımcı olmaya çalışılan ) amatör tiyatrolarımızı eğitim imkanı sunacak, geliştirecek, etkinleştirecek ve sahneye daha yetkin eserler çıkarmasına sağlayacak ve asıl önemlisi amatör tiyatro kavramının gerçek muhalif ve özgürlükçü yapısını kavratabilecek, yani kendilerini kendilerine anlatabilecek gönüllülere ihtaç vardır. Ve asıl eylem bunun üzerine kurulmalıdır. Sonraki süreçte karar alma yetisine gerçekten sahip, her toplantının her karar alma aşamasında bilinçsizce el kaldıran bireylerden kurtulmuş, amatör bağımsız tiyatro grupları bize tanıtacaktır.

Az önce belirttiğim eğitim örgütlenmelerini sağlayacak, bir bütünün parçalarını sağlamlaştırarak gücü düşünsel yaklaşımıyla bir araya getirecek yapıyı oluştururken misal, Antalya amatör tiyatro grubu ile Zonguldak amatör tiyatro grubunu hangi vasıta ve hangi dar imkanlarla bir araya getirebiliriz. Bu mümkün değildir. İletişim problemi, mevcut potansiyeli, birbirinden güç alacak olan ve yakın bölgelerde yer alan amatörleri birbirinden hiç olmaması gereken şekilde uzaklaştırma noktası götüreceği aşikardır. Denebilirki telefon, fax, internet ve malum 3G teknolojileri var bu sorun teşkil etmez. Ancak şu iyi bilinmelidir ve bilindiğine inanıyorum, tiyatro oyuncusu ve seyircisi gibi, iki canlı varlığın birbirinin soluğu hissetmesinin verdiği o büyük pozitif enerji, yerel tiyatroların birbiriyle bire bir görüşmelerinde de aynı duygu ölçüsünde, dayanışmayı körükleyecek ve oluşacak yerel örgütlenmelerin ortaya koyacağı ; tekrar ifade etmem gerekirse kısmi özerklik, bağımsız, bağlantısız olma durumu, merkezi hale gelme sürecini otonomi durumunu ortadan kaldırmadan daha üst seviyeye taşıyacaktır.

Geldiğim noktada genel görüşler sonrası, benim arzum yerel tiyatro yapılarının önce kendilerini keşfetmelerini sağlamak için mücadele edilmeli ve bunun imkanları yaratılmalı, kendi kültürüne yapancılaşan insanların tiyatro yoluyla bağımsız, anti emperyalist düşünebilme yetilerine sahip olmalarını sağlayarak, bu güne dek yukardan aşağı devrim, değişimin sancılarını ortadan kaldıran halktan yana bir yapının bir an evvel harekete geçmesini sağlamak üzere yola çıkılması olacaktır.

 

Saygılarımla.

 

______________________________________________________________________________________________________

Örgütlü Bir Tiyatro İçin Türkiye Tiyatro Kurultayı

Ömer F. Kurhan (28.08.2009)

Bir aksilik yaşanmaz ise, 12 Eylül’de Şişli Belediyesi Kültür Merkezi’nde, tiyatromuzun çatı örgütünün kurulmasını konu alan Türkiye Tiyatro Kurultayı’nı düzenleyeceğiz.

Haklı olarak şu soru sorulabilir ve soruluyor da: İyi de bu çatı örgütünün dayanakları ne?

Verili durum göz önüne alındığında, tiyatromuzun örgütlü yapılarının tıkır tıkır işlediğini söylemek mümkün değil. Hiç çekinip sıkılmadan şu teşhisi koyabilmeliyiz: Türkiye tiyatrosu örgütsel bir kriz içinde. Dolayısıyla örgütlü bir tiyatro derken, bir yandan işlevsel tiyatro örgütlerine kavuşmak, diğer yandan bu örgütler arasında yapıcı bir ilişkiler ağı kurmak gibi iki yönlü bir hedefe kilitlenmek durumundayız. İzmir Urla’daki 3. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda örgütsel krizi ortadan kaldırmak için bir müdahale iradesi belirmeye başlamıştır ve bunun değerini bilmek, küçük hesaplar yapmayı bırakmak gerekir.

Tiyatro alanında geneli ilgilendirdiği zaten belli ya da özel görünen pek çok sorunun çözümünü tartışırken, hangi noktalarda birlikte hareket edebileceğimizi tayin etmeli, tepki ve önerilerimizi ortaklaştırmalıyız. Aksi takdirde, idari otoritelerin aldıkları kararlara mahkûm ve kendi içinde dayanışma geleneği inşa edemeyen bir dağınıklığın sürmesi kaçınılmaz. Bu da tiyatro adına bağımlılık ve çürümenin devamı demektir.

Dağınıklıktan sıyrılabildiğimizde neler olacak?

Bunu bir örnekle açıklamak mümkün: Bursa Mustafakemalpaşa Bölge Tiyatrosu’nun belediyeden destek alamadığı için İzmir Urla’da 3. Türkiye Tiyatro Buluşması’na gelemediğini öğrenmiş, Buluşma sonrasında Nedim Saban’ın önerisi ve Türkiye Tiyatrolar Birliği Sözcüsü Zafer Gecegörür’ün davetiyle bir heyet oluşturup belediye başkanıyla bir görüşme yapmıştık. Görüşme sırasında ilçede tiyatroya önem verilmesi konusunda ondan sözler aldık ve kendisine destek verebileceğimizi ilettik. Yani bir bölge tiyatrosunun gündeme getirdiği sorunlarına seyirci kalmayıp bir dayanışma ziyareti gerçekleştirdik. Belediye başkanı uzlaşmaz bir tavır sergilediği takdirde bir protesto eylemi organize etmeye de kararlıydık.

Mesele günü birlik karşımıza çıkan ve çıkmaya devam edecek bu ve diğer sorunlarla sınırlı değil elbette. Örneğin Türkiye bugün “açılımı” (özelde “Kürt açılımını”) tartışıyor. “Açılım” aslında Türkiye’de sistemin tıkandığının itiraf edilmesi ve değişimin ne yönde gerçekleşeceğinin belirsiz bir hal almasıdır. Türkiye ‘de toplumsal çelişkilerin biriktiği / yoğunlaştığı bir olgu olarak Kürt meselesinin birincil önem kazanması normaldir. Fakat “Kürt açılımı” orada birikmiş / yoğunlaşmış çelişkilerin her alanda çeşitlenmesini sağlayacak belirsiz bir geçiş dönemine işaret etmektedir.

Tiyatro adına “açılımın” yarattığı belirsizliğin izlerini takip etmek istiyorsak, örneğin Tiyatro… Tiyatro… dergisi editörü Mustafa Demirkanlı’nın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile yaptığı söyleşiye dikkat etmekte fayda var.

Bakan orada önemli iki noktayı dile getiriyor: Birincisi, mevcut tiyatro düzeninin (devlet-tiyatro ilişkisinin) sürdürülemez olduğunu ve değişeceğini söylüyor – ki bu konuda kendisiyle hem fikir olmamak mümkün değildir. İkincisi turizm alanında sektör temsilcileriyle, tiyatro alanında ise kişilerle karşı karşıya kaldığını; yani aslında tiyatronun örgütsüz olduğunu ima ediyor - ki bu noktada, Orhan Aydın’ın birkaç gün önce çeşitli internet sitelerinde yayınlanan “Tiyatro kurultayına doğru…” adlı yazısındaki bir tespit oldukça önemlidir:

“AKP, hem merkezi yönetim hem yerel yönetimler aracılığıyla yarılmayı genişleterek, tek tek insan devşirme avcılığını, gündelik uygulamalar haline getirmiştir.”

AKP’nin bu yaklaşımının salt AKP’ye özgü olduğu söylenemez elbette. Tiyatronun özerk duruşunu sindirme konusunda meclisteki geniş tabanlı muhalefet partilerinin de oldukça sorunlu olduğunu biliyoruz. Hatta “açılım” ile ilgili tavırlarına bakıldığında, AKP’yi meclisteki en demokrat parti hüviyetine kavuşturmak gibi bir misyon da edinmişlerdir. Böyle olmasa, AKP’li olmayan yerel yönetimlerin bulunduğu bölgelerde tiyatro adına kolayca ayırtına varabileceğimiz olumlu gelişmelerin yaşanması gerekirdi. Daha çok AKP’ye odaklanmamızın nedeni hükümette olmasıdır. Yoksa tiyatro adına “al birini vur ötekine” diyebileceğimiz çok sayıda olayı art arda sıralamak zor değildir.

Bu durumun farkına varmak, Orhan Aydın’ın “21.yüzyılın Türkiye’sinde sanat alanlarının sorunlarını çözmek için katılımcı, sivil bir demokratik kalkışmanın gerekliliği açıktır” cümlesini daha iyi kavramamıza yardımcı olacaktır. Tiyatrocular daha iyi bir himaye rejiminin değil, sanat alanında ortak bir çatı altında buluşma yeteneğine sahip özerk örgütlerini oluşturmanın peşine düşmelidir.

12 Eylül faşizmine bir yanıt olması için özellikle 12 Eylül’de düzenlemeyi planladığımız Türkiye Tiyatro Kurultayı’na, örgütlü tiyatro esprisine ruhuna uygun olarak hazırlanmak önemlidir. Tiyatrocuların kendi aralarında toplanmaları, tartışmaları, Kurultay’a hazırlık sürecini örgütlü buluşma bilincini hayata geçirmek için kullanmaya dikkat etmeleri gerekir. Bu anlamda, Türkiye'nin değişik bölgelerinde Kurultay hazırlığı için toplantılar yapılacağını öğrendiğimizde, doğal olarak umudumuz artıyor. Bu bir süreçtir ve sürecin nasıl şekilleneceğini tavırların ne kadar yapıcı ve aktif olup olmayacağı belirleyecektir.

____________________________________________________________________________________________________________

Birlikteliğimiz Türkiye Tiyatro sanatının özgürlüğü ve devamlılığı için artık bir zorunluluktur.

Uğur İpek / V.A.T.T. Oyuncuları Genel Sanat Yönetmeni - 24 Ağustos 2009

Bir kural vardır iktidarlarda. “Sanata saldırılmalıdır” iktidarlar olmanın zorunluluğudur bu. Sözde demokrat iktidarların ilk işi kendi demokrasisini sağlamlaştırmak için demokrasiye (!) ve sanata saldırmak olmuştur. Kimi zaman bu saldırıların ayarı da kaçmıştır. Benim yaşım ve bilincim yetmez ama biliyorum yaşanılanları 12 Mart ve 12 Eylül utancı sanat kurumlarının kapılarına kilitlerin vurulduğu, türlü işkence ve baskıların sonucunda sanatçıların çektiği sıkıntıların, baskıların en kavurucu olduğu zamanlardı. Buna rağmen Türkiye Tiyatrosu sesini duyurabilecek kişileri yetiştirmeyi başardı. Çünkü tiyatro egemenin değil halkın sesi oldu her zaman ve hep öyle olacak.

Bu gün Türkiye’de tiyatrolara karşı yürütülmekte olan sistematik imha planının yine ayyuka çıktığı bir dönemdeyiz. Halkın sesine kulak tıkayan kendi doğrularından başka doğru tanımayan sözde demokratların baleye “parmak uçlarında erotizm” heykele “pornografi” tiyatroya “vakit ve para kaybı” diyenlerin devamıdır şimdi bizi yönetenler.  Yıkılmaya çalışılan tiyatro binaları, ekonomik baskılarla yok edilmeye çalışılan topluluklar, en sosyalist en demokrat bildiğimiz, ustalarımız, arkadaşlarımız dediğimiz insanların korku ve çıkarları uğruna talana destek vermeleri, egemenlerin medya ile halkın bilincini boşaltma çabalarına karşı Türkiye Tiyatroları inandıkları ilkeler doğrultusunda direniyorlar. HErtürlü zorluğa baskıya rağmen yeni topluluklar yeni sanatçılar yetişiyor.

Türkiye Tiyatrolar Birliği bu talan hareketine karşı atılmış en önemli adımlardan birisidir. Yerelden bölgeye, bölgeden genele şeklinde gerçekleşen yapısıyla, kuruluşundan bu yana birlik topluluklarına yapılan saldırılar karşısında duruşunu net olarak ortaya koymuş, birlik olmanın gücünü göstermiştir.

Urla’da gerçekleştirilen 3. Tiyatrolar buluşması sonunda çıkan “tiyatro örgütlerinin dağınıklığı ve çatı örgütlenmesi gerekliliği” sonucu, yıllardır dile getirdiğimiz “ben değil biz” demenin, önemini ortaya koyması ve sonucunda 12 Eylül’de bir tiyatro kongresinin düzenlenmesine karar verilmiş olması, tiyatrolara karşı yürütülen bu talan hareketine verilen önemli ve güzel bir cevaptır.

Zamanımız  şehir tiyatrosu, devlet tiyatrosu, özel tiyatro, amatör tiyatro ayrımı  yapmamız lüksünü bizden alıyor. Birlikteliğimiz Türkiye Tiyatro sanatının özgürlüğü ve devamlılığı için artık bir zorunluluktur. Tüm tiyatro örgütleri egolarını bir kenara bırakmalı ve birleşerek, yok etmeye çalıştıkları sanatımızı tekrar yüceltmek için birlik olmanın bilinciyle çalışmalıdır.

Daha öncede bir yazımda kullandığım Federico Garcia LORCA’NIN  “YERMA” adlı oyunun oynanacağı gece söylediği şu sözleri yinelemek istiyorum :

“Tiyatro bir ülkenin eğitimi için en yararlı ve en etkin araçlardan biridir; ülkenin yüceldiğini ya da çöktüğünü gösteren bir barometredir. Duyarlılığı olan doğru yola yöneltilmiş bir tiyatro halkın duyarlılığını birkaç yıl içinde geliştirebilir; buna karşılık uçmaya yarayan kanatları katırtırnağına dönüşmüş, yani soysuzlaşmış bir tiyatro tüm ulusu hantallaştırır ve uyuşturur…”

İnandığımız tüm doğrular ve sanatımıza olan saygımız adına sanatımızın soysuzlaştırılma çabasına karşı durmak için12 Eylül’de İstanbul’da görüşmek üzere.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

______________________________________________________________________________________________________________

Tiyatro kurultayına doğru…

Orhan Aydın - 24 Ağustos 2009

Efendim 2010, AKM, sansür, sahtecilik, kültürel varlıkların yaşatılması, kentsel üleşim, talan, yalan, yağma, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, açılımlar filan derken; söz dinlemeyen AKP, mehter takımı eşliğinde üstümüzde tepiniyor ve bildiğini okuyor!

Bildiği de ne; ‘ipe-sapa gelmez kelam!’

Geçtiğimiz haftalarda Kültür Bakanlığı, telif hakları için İstanbul’da bir otel toplantısı düzenledi.

Bazı alan temsilcileri görüşlerini bir ‘hoşgörü içinde’ ifade ettiler!

Her haliyle göstermelik olduğu belli olan bu tür toplantılar daha önceleri de yapılmış, o gün bu gündür bir adım bile yol alınamamıştır.

Hep dinleyen konumundaki bakanlık, her defasında aynı şeyi söylemiştir, ‘çözeriz’.

Yine öyle olacaktır.

Oysa 21.yüzyılın Türkiye’sinde sanat alanlarının sorunlarını çözmek için katılımcı, sivil bir demokratik kalkışmanın gerekliliği açıktır.

Bunun çok geç kalınmış ilk adımını atmak için, artık ‘zaman kollayarak’ beklemek ise; hayata karşı bir yitimdir.

Türkiye tiyatrolarının Urla’da gerçekleştirdiği üçüncü buluşmasının ardından yayımlanan sonuç bildirisi, bu ilk adımın yeni bir işareti olarak algılanmalıdır.

12 Eylül günü, Türkiye Tiyatro Kurultayı yapmayı hedefleyen çalışma, bir ortak akıl örneği olarak yola çıktı.

Mesleğimizin içinde yer alan ve kurum-sendika-dernek-vakıf-birlik adı altında çalışmalar sürdüren tüm yapılaşmalar ile oyuncular-tasarımcılar-teknisyenler-yazarlar-yönetmenler ve yayıncılar bu çağrının asıl taraflarıdırlar.

Ülkede bilerek ve isteyerek içine sürüklendiği bu kara kaostan çıkmayı başarabilecek yetiye sahip bir tiyatro geleneğimizin olduğuna inanıyorum.

Devlet tiyatrolarında, şehir tiyatrolarında, amatör-profosyonel tiyatro geleneğimizde, üniversitelerimizde eşitlik ve adalet duygusunu özümsemiş ve bu uğurda insanlığın mutlu geleceği için çabalayan yüzlerce yaratıcımız var.

Dünden bu güne, yasakçı-sansürcü siyasal erklere karşı, tiyatronun aydınlık yüzünün gösterdiği direnç ve bu anlamda üreterek hayata kattıkları da azımsanacak bir olgu değildir.

Yaşamın kirletildiği, yoksul halkın emperyalist yalanlarla susturulduğu, çağdaş ve uygar insana karşı sistemli saldırıların ivme kazandığı, yargı ve hukuk sisteminin kuşatıldığı, Cumhuriyetin kurum ve kuruluşları ile işgal edilerek Osmanlıya evrilmeye çalışıldığı, insan onurunun bile ‘pazar malı’ haline getirildiği bir dönemde; sanatımızın tüm gücü ile varlığını göstererek, hayata müdahale edebilecek bir ortak duruşla meydana çıkması önemsenmelidir.

Aslında, tüm dünyalı tiyatro yaratıcıları olarak, baskı rejimlerine karşı ilk sesini yükselten alan olmamız açısından, tarihsel bir geçmişimiz var.

İspanya-İtalya-Almanya-Yunanistan ve ülkemizdeki örnekler yüzümüzü ağartır.

Ülkemizde, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerine karşı onuru ile direnen, cezaevlerine atılmalarına, gözaltına alınmalarına, tiyatrolarının kapısına mühür vurulmasına, zorunlu sürgünlere, oyunların yasaklanmasına karşın alanımız direnmiş, sözünü söyleyecek bir ark hep yaratmıştır.

Paranın saltanatına karşı, emeğin ve barışın yanında yer alınmış, eşitliğin ve özgürlüğün türküleri-şarkıları hayata katılmıştır.

Ülke gerçeğimiz, dünden daha farklı değildir.

AKP, hem merkezi yönetim hem yerel yönetimler aracılığıyla yarılmayı genişleterek, tek tek insan devşirme avcılığını, gündelik uygulamalar haline getirmiştir.

Alanımızın, insan yaşamından ötelenmesi için ne gerekiyorsa yapılmıştır!

Tiyatro, adeta ‘düşman’ ilan edilmiş, salonlarımızın yıkılmasına kadar uzanan bir süreç, programlı bir biçimde örülmüş, ‘ötekileştirme’ sistemin parçası haline getirilmiştir.

Devlet ve şehir tiyatrolarının üstüne atılmaya çalışılan siyah örtü, bu kurumların dağıtılarak yok edilmesine kadar uzanacaktır.

Senfoni-Opera ve Baleyi de aynı son beklemektedir.

Bu kurumlarda çalışan meslektaşlarımızın özlük hakları on yıl öncesine göre, daha geri bir seviyededir ve bu özenle böyle tutulmaktadır.

Yerellerde tiyatro için çabalayan dostların sorunlarıyla tüm özel tiyatroların dünden-bu güne ertelenmiş ve artık kara bir yumak haline dönüşmüş sorunları örtüşür durumdadır.

Hepimizin farklılaşmış çözüm önermelerini konuşmak ve bu önermeleri ortak bir kanala yönlendirmek, bunun içinde bir koordinasyon yapılaşmasını örgütlemek bizlere yeni kapılar aralayacaktır.

Kurultay için seçilen gün ise anlamlıdır.

12 Eylül faşist darbesini bir kez daha mahkum etmek, açık biçimiyle tarihin çöplüğündeki yerine süpürmek, her şeyden önce insani bir görev değil midir?

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir